Anlam Taşınmaları (meaning movings)

İsim ve tanımlamalara yüklediğimiz anlamlar belirli bir zaman sonra bizde herhangi bir mana kalıbını ifade etmeyebiliyor. Öfkemizi, sevgimizi ya da herhangi bir durumdaki haklılığımızı ifade ederken alışılageldik davranışlarda bulunuyoruz. Bu doğal seyrinde akan davranışımız muhatabımız tarafından aynı alışılageldik anlamsızlıkla karşılanınca gerçekten de bir şeyleri yitirdiğimizi yakından görmüş oluyoruz. Bu yüzden anlamını yitiren ne varsa sevilmeli. Yitiyorsa hatırlanacak çünkü. Fakat yitirdiğimiz bir anlamı uzun yıllar sonra hatırlamak çok acı. Yoksa kötülük niye çare olsundu ki insana?

Anlamların değişim süreci genel olarak bir anlamın başka bir anlam içerisine kaymasıyla, yan anlamların alanı içerisine girmesiyle, türemeye ve eklerden arındırılmasıyla oluşuyor fakat bu oluşum kelimelerin değişimiyle ortaya çıkmıyor sadece. Kullanmakta olduğumuz dillerin, fonetik diye adlandırılan ses titreşimlerinin başkalaşmasıyla, bozulmasıyla, zayıflamasıyla, güçlenmesiyle, kaybolmasıyla ve kimlik değiştirmesiyle oluyor. Kelimelerin ek alması, sözcüklerinin düşmesi, kısalması veya uzamasıysa bizim yaptığımız müdahalelerden kaynaklanmıyor sadece aynı zamanda kelimeleri oluşturan seslerin varlığında meydana gelen değişimlerin (ses titreşimlerinin başkalaşması, bozulması, zayıflaması, güçlenmesi, kaybolması ve kimlik değiştirmesi) etkisinden de kaynaklanıyor. Ve buna sebep olan da biziz yine. Çünkü tarihsellikten yola çıktığımızda gerek isimler gerekse de fiillerin uğradığı değişimi dikkate alırsak uğradıkları o değişimlerin mutlaka ya öncesi ya da sonrasında meydana gelen savaşlar, afetler, iklimsel değişimler, yer şekillerinin farklılaşması, göçler ve herhangi bir yeniden inşa süreçlerinden etkilendiğini görüyoruz. Bu durumda sadece kültürel alışkanlıklar, diller, sözcükler değişmiyor, seslerde de değişim oluyor. Sesin titreşimlerinde ve sesin o bölgedeki sadece insanlarla değil diğer canlı varlıklarla da ilişkisinde bir değişim başlıyor. Dile anlam veren insan zihni ikinci planda kalıyor her zaman. Dikkate alınması gereken ilk aşama ses ve sesin anlamsal boyutundaki değişimler. Bu değişime sebep olan şeylerse yani sesi etkileyen, farkında olsa da olmasa da değiştirebilen, bozup tamir edebilen, yok eden ve yaşatan şeyler çoğunlukla yukarıda bahsi geçen tarihsel olaylar, yıkımlar ve yeniden inşa süreçleri. Dolayısıyla da bu etkilenişin insanlık tarihindeki sonuçlarından biri de sesteki değişimlerden başlayan süreçle birlikte dildeki eklerin ortaya çıkışı, sözcüklerdeki kısalmanın, uzamanın ve başkalaşmanın ortaya çıkışıdır. Anlamların genişlemesi, daralması, aktarılmaları ve anlamalar arasılık daha çok yaşanılan zaman evresinin insanlar üzerindeki etkilerinden çıkar ortaya. Tekrar belirtmek gerekir ki anlam üçüncü sırada gelir. Zira anlamdan önce sesin geçirdiği evreler ve sözcüklerin geçirdiği evreler ne kadar çözülebiliyorsa anlamların geçirdiği evreler de o kadar rahat çözülebilir. Ve bütün bunların altında yatan sebepse kaybedilen ve kazanılan şeyler olduğuna göre konuya biraz da bu açıdan bakmamız gerekmiyor mu?

Biz yitirdiğim bir şeyi sevmek ile kaybettiğimiz şeyi sevmeyi aynı yere koyamıyoruz. Bunlar her ne kadar birbirini tamamlayan şeyler olsa da bu iki unsur bizde aynı duygusal ve davranışsal sonuçlar doğurmuyor. Mesela yitirilmişliklerimizde daha çok kendimizden bir parça varken kaybedişlerimizde yetersizliklerimiz duruyor. Güçlü olamamak değil, yetersiz kalmak. Yetememek…  O an için yetememek… Kaybetmenin, içinde yetersizliği barındırdığı gerçekliğini hayata karşı güçlü olma yalanı ile avutuyoruz ya kendimizi hani. Böylece yetersiz kalmanın bize kazandırdığı anlamı görmezden geliyoruz. Kaybetmek daha uzak bir kelime. Daha olağan. Ama yitirmek çok sert ve çok radikal bir öğrenme biçimi. Yitirince kendimizden giden şeylerin geri gelmediğini fakat kaybedince bir kazanma yolu olabileceğini düşünüyoruz. Ve bazen yitirdiğimiz her hangi bir şeyi tekrardan bulduğumuzu kavrayamamakla beraber kaybettiğimiz şeyleri tekrardan kazanamadığımızın farkına da varamıyoruz. Bu açıdan baktığımızda bu durum kendilerini tamamlayabilen kavramlar silsilesine bir örnek olarak verilebilir fakat örnek vermeye ve tanımlama yapmaya başlamanın aslında konuşulan şeylerin başka bir yere taşınması demek olduğunu bilenler yitirmek ve kaybetmek arasında tercih yapmak gibi bir davranışta bulunabiliyorlar. Ve bizim kadere inanmamızın ve kaderin belki de insana dair olan tarafının burada yatıyor olmasının kendimiz için çok anlamlı bir inanış biçimi olarak düşünmek dışında elimizden başka bir şey gelmiyor oluşuna yine bir anlam taşınması üzerinden baktığımızda karşılaştığımız bu şeyler bizi hakikate çıkarmıyorsa daha çok yolumuz va demektir? 

İzleme 51

Gönderiye yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir! Giriş Yap