Atılımcı Güdüsel Zihnin Çıkmazları (the pioneering motivational dilemmas of the mind)

Dilin en azından her hangi bir bağlama bağlı olarak güvenilirliğini kabullenmemiz yaşamakta olduğumuz hayatın sürdürülebilirliği açısından genel geçer bir kabul evet. Fakat kurduğumuz cümleler ve konuşmaların dilin başka bağlamların alanına girdiği andan itibaren sorgulanmaya başlanması, karşı çıkılması da kabullendiğimiz bir gerçek. Böyle bir durumda şimdiki zamanın kendi serüveninin uzun sürmeyeceğini haykırması, içinde yaşamakta olduğu zamansal algı dünyasına bağlıydı. Bu ardılın devamından bahsedecek olursak eğer geleceğin şimdiki zamana yahut geçmişe her dönüşünde birleştirme yapmak zorunda olmadığını da söylemek zorundayız. Amacı bu değildir çünkü. O çağırıldığı için gelir, gönderildiği için gider. Tutulmak istendiği için kalır, bırakıldığı için kopar. Bu gelip gitmeler, tutup bırakmalar sırasında tabi ki de birleşmeler olur fakat aynı zamanda kopmalar, yayılmalar, dağılmalar ve kısalmalar da olur. Peki, kimdir zamanı çağıran? Tabi ki de insan. Yani biz. Bilinçli ya da bilinçsiz fark etmez. Varlık olarak yaşıyor oluşumuzu anlamlandıran temel argümanlardan biri de isteyerek veyahut nefret ederek zamanı çağırıyor oluşumuz. Fakat böylesi bir genelleyici söylemde kalmak zamanın bir birini kovalayan, yakalayan, ardıllayan, aşkınlayan, hırpalayan ve birbirini tecrit etmeye çalışan boyutlarını görmezden gelmek demektir. Bilinçli bir birleştirmenin gerekliliği daha özel çabalar ve yaklaşımlardır zira. Geçmişten gelen birikiminin zamanın bütün boyutsallığını şimdiki zaman olarak ifade edilmesinin, tasarlanan evrelerin hangi aşamalardan geçerse geçsin hep aynı an olarak görülmesinin, yakın tarihsellikteyse göreceli olmasının, miktarının, ölçülerinin, uzunluk ve kısalıklarının ona hükmeden yaratıcı tarafından değiştirilmesinden ve insanların bu değişkenlerin üzerinde olgun bir çaba yerine ortaya yıkımsal bir uğraşı çıkarmasının sonuçlarıyla uğraşmaktan dolayı onun henüz keşfedilemeyen tarafları üzerinde yeterli bir çaba sarf edemiyoruz. Bunun sonuncunda da anlamlandırabildiğimiz, kavrayabildiğimiz somut dünyalarımız bizi iyi yerlere çıkartmıyor doğal olarak. İnsanın yaşamakta olduğu zamansal süreçlerle zamanın kendi yaşam dünyasındaki varlığı ebetteki bambaşka boyutları içermekte. İşimizi daha çok kolaylaştırsın diye sadece zamana değil tarihe, metne, sanata, bilime ve daha birçok şeye biçimlendirme yapıp onları kendi gerçekliğimiz içine sokuyoruz. Ve bunu her seferinde daima çatışmalar, birleşimler ve kontrollü dağılmalar üzerinden deneysel uygulamalar gerçekleştirerek yapıyoruz. Sonrasında da bu yaptıklarımızı terimler, teoriler ve doktrinler yoluyla geliştirip kullanmaya çalışıyoruz. Bizi halden hale atıp çıkaran şeyse terimler, teoriler ve doktrinler yoluyla geliştirip uygulamaya çalıştığımız verilerin nasıl ve hangi amaçla kullanmakta olduğumuzun getirdiği olumlu ve olumsuz sonuçları. Temel sorunlar olarak kullanım aşamalarında dilin güvenirliğiyle zamanın güvenilirliği benzer kaygıların ürünü.

Varlık olarak zamanın şimdiye kadar algılanabilen detayları ve kullanılabilen alanları haylice az. Kurmuş ya da kurulmuş olduğu kendi dilinin çözümlenememesi henüz kendisini o kadar yakından tanımaya müsaade etmedi. Süregelen birikimler sonucunda harflerle ve seslerle geliştirmiş ve sistematikleştirmiş olduğumuz alfabetik dilin kullanım süresinin henüz dolmamış olduğunun da farkındayız. Az önceki cümleyi ifade ederken bile süre tanımını kullandık. Yani zamansal alanlardan bir kavramı. Dolaysıyla kendisinden daha gelişmiş ve daha güçlü olduğunu zannettiğimiz şeylerden bahsediyoruz. Yani seslerden ve dillerden. Zamanın kendi içindeki sürelerinden ve onun dil yapısından. Bununla bitse iyi. Salt zamansal bir dilin kullanıldığı yaşam üzerine bir şey söylemek istediğimizde dilin kulanım alanı daralmakta, devreye düşünce ve hayal dünyası girmekte. Düşünce ve hayal dünyasıysa sadece alfabetik dillerden beslenmiyor. Bilinen ilk görsel biçimlerden ortaya çıkan son görsellere, tahmin edilen ve düşünsel çabaların ürünü olan bütün görüntü dünyasına kadar olan her şeyin şeklini kullanım alanı içerisine alarak işletiyor kendi sürecini. Dilin de, zamanın da düşünce ve hayal dünyasından bağımsız her hangi bir gelişme gösteremeyeceği açık ve net. Öyleyse daha da farklı, daha da başka, daha farkına varılmamış, daha bir yeni söylenmiş her şey düşünce ve hayal dünyasının da ötesinden gelen bir etkiyle ortaya çıkmakta. Ve biz bunu sezgisel yol, ilham, kehanet, yeti, bilimsel çaba gibi tanılarla anlamlandırmışız. Ve öyle ki bu tanılar fiziksel ve atomik teorilerde bile nokta atışını yapan son hareketin tetikleyicisi. Böylesi bir atılımsal güdüyü barındıran zihinlerin (ruh ve akılla iletişim halinde olan zihin) çoğu ise başka uğraşılara maruz bırakıldığından yetilerini kullanamamakta. Atıl yetiler deposu gibiyiz. Atılımcı zihinsel güdülerimizi kavramsal terimler hapishanesine kapatıp, etrafını boykotlar ve yıkımlarla çevrelemişiz. Ölsek de delirsek de yıkıp çıkacağız tabi ki. Fakat bir kere kırıp çıkmanın, yıkıp çıkmanın, delip de çıkmanın tadına varmış olmanın getirdiği haz bizi yine aynı tekrarlara düşürebilir. Düşürecek de. Farklı tekrarlara ihtiyaç duyulur böylesi bir durumda. Çünkü farklı tekrarların her zaman şaşırtıcı (aynı zaman diliminde daha önce farkına varılamayan şeyler) ve alan genişletici sonuçlar verdiği tecrübeyle sabittir. Tekrarın geçmiş ve gelecek zamanların üzerindeki belirli bir zaman parçasında kurmuş olduğu hâkimiyet, yapmakta olduğu yineleme gücüne dayanır. Eğer yinelenme devam ederse belirli bir zaman sonra telkine dönüşür. Onu telkinden ayıran noktalardan birisi de telkin kadar kararlı bir eylem halinde olmaması, onun kadar ısrarcı olamamasıdır.

Tekrar, yavaş yavaş ilerleyen, süreçle gelen bir telkin şeklidir. Bun karşın telkinin hızlı ve direkt bir müdahale etme gücü vardır. Nokta atışıdır. Amaçlı bir söylemdir. Tekrarın amacını sonradan bulduğunu söylemek pek doğru bir çıkarım değildir genel tanı açısından. Fakat olabilen bir vakıadır. Telkin sabitlenmiş bir seçkidir de bu bağlamda. Zaten tekrarı telkinden ayıran diğer önemli faktör de seçme fırsatı sunmasıdır bize. Geçmişten beslenir daha çok. Bütün o çırpınışları geleceğin içinde var olmak içindir. Oluşturduğu her yineleme, geçmiş zaman diliminden ödünç aldığı parçalar ve şimdiki zamanın kendine açtığı alanlarla devam eder. Devamlı bir işleme halindedir devamlı bir tahakküm halinde değil. Gelecek zamanı da geçmiş ve şimdiki zamana açma imkânı verir. Bulunmak istediği zamanların kenarından ya da kıyısından değil direk içine düşebilme becerisi olduğundan oyun bozucu bir durumu vardır. Bir sızma eylemdir o. Açık ve seçik bir şekilde yürümekte olan, bütün erkliğini yanına alıp gelen, geleceğini gelmeden önce de haber eden telkin kadar saf bir eylem değildir. Onu bütün zamanların korkusu yapan şey de budur zaten. Buna benzer korkulardan kurtulmak ve bunların önüne geçebilmek için zihnimizin ve genetiğimizin bazı bölümlerine yapılacak olan müdahaleler, ileri hamleler, üstün akıl ve korunmuş genetiklerle birlikte başka gezegenlere kaçmakla neyi halletmiş olacağız? Kendi kendimize tanımak istediğimiz bu süreyi; daha iyi bir yaşamı, ölümü geciktirmeyi, ilahlaşmayı kötülere karşı koyabilmek için mi yapacağız gerçekten? Boğulmakta olduğu halde kurtarılmak üzere kendisine uzatılan eli beğenmeyip de ölmeyi tercih eden birinin hikâyesine benziyor bütün bunların hepsi biliyorum. Fakat yapacak başka bir şey de yok? Çünkü iyi şeyler planlayıp hayata geçirmeye çalışan insanların hikâyesi mutlu sonlarla değil geri çekilmek zorunda kalmakla bitiyor çoğunlukla. Ya da ölümle. Gösterdikleri çabaların değerleriyle tatmin olarak mutlu kalabiliyorlar ancak. Kötüler hep mutlu tabi. Söyleyecek bir şeyimiz yok onlar için. Herkesi bekleyen, herkesin içinde bulunmaktan kurtulamayacağı o büyük kaos gelene kadar.

Ortaya koyduğumuz her yapıyı (metinler, çizimler, görseller, sesler) özden ayrı ama ondan bağımsız olmayan, birinciden farklı olmakla birlikte ondan izler taşıyan ikinciller olarak tarihselleştirmek bize belirli bir pratik alanı açıyor. Belki verileri çoğaltıyor, karmaşık hale getiriyor, uzak anlamlara yönlendiriyor fakat derinleşmeyi, anlam üzerinde düşünmeyi sağladığı, kendisinden sonra gelecek olanları elediği, bütün geometrik şekilleri ortaya çıkartıp kovulduğu noktaya dönme çabası güttüğü için geçilmesi gereken evreler olarak karşımıza çıkıyor. Tekrarlıyoruz. Zamansal süreçleri tekrarlıyoruz, anlatıları tekrarlıyoruz, başka gezegenleri tekrarlıyoruz. Geliştirip tekrarlıyoruz, reddedip tekrarlıyoruz, kaçıp tekrarlıyoruz, korkup tekrarlıyoruz, yok edip tekrarlıyoruz. Yaptığımız bu tekrarların varoluşsal gücü bir yerlerde takıldıysa mutlaka başka yerlere gidip oralarda pratiğe büyük bir katkı sağlıyor. Fakat aksi yönde olunca da boğmaya başlıyor her şeyi. Tekrarın kendisini ve açığa çıkardığı pratiği tahakküm altına almaya başladığımız zamandaysa o tekrarlar bizi götüreceği yere kadar götürdükten sonra sahneden aşağı iteliyor. Sonumuz oluyor bazen de. Ve bu şey gelen, gelince duran, durunca gitmeyen, gitmeyince durağan kalan ya da oturdukça yolda kalan bir geliş olabiliyor. Bu şey gidince yol alan, yol aldıkça yola gelen, yol aldıkça durmayan, durmayınca yolda olan bir gidiş de aynı zamanda. Fakat diğer taraftan bu giden, gittikçe yol alan, yol aldıkça kaybeden bir gidiş, kalan, kalınca kazanan, kazandıkça kaybeden bir kalış da olabiliyor. Bu durumda hangi kalış ve gidişlerin çetelesi tutulacaktı ki? Hiç birisinin elbette ki. Serbest bırakılacak ve çizdiği rotalara bakılacak hepsinin. Düzensiz rotalarla oynanıp düzenli hale getirilecek. Aparılacak, koparılacak, sistematik anlayışa göre işe yarar hale getirilecek. Bir önceki halinin işe yaramadığı düşünülerek!

Zihinsel ve zamansal evrelerin içinde gezinip duruyoruz. Zaman herkesi kendisine tutsak ve bağımlı kılmakta haylice usta. Yeni evreleri ve daha güçlü bir zamansal boyutu kullananların hepsi mi o ilahlık-tanrılık büyüsüne kapılmak zorunda? Süregelen kamuya açık pratikleri dikkate aldığımızda buna hayır demek küstahlık olacak sanki.

İzleme 65

Gönderiye yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir! Giriş Yap